Viewer Discretion is Advised
Bir kaç ay önce öyle bir TV dizisi serisine rastladım ki hastası oldum, uykularım kaçtı. İşi gücü bırakarak internetten indirdiğim serileri sabah akşam seyreder oldum.

Hatta ve hatta gördüğünüz resmi bilgisayarımda masaüstü duvar kağıdı olarak kullanıyorum. Belki bir çoğumuzun beğenerek izlediği Prison Break nedense bir Lost ya da 24′ün yanında ikinci planda kalmış gibi görünüyor.
Prison Break için, klasik bir hapisaneden kaçış senaryosunun çok iyi kurgulanarak seyirciye sunulduğu bir yapım denilebilir. Dizi içindeki karakterler özgün, oyunculuk kusursuz. Özellikle birinci sezonun her bölümünü nefes almadan izledim (abarttım, evet). Her yeni bölümde Michael Scofield’ın dövmesinin hangi bölümünden hangi sinsi planı çıkaracağını merakla izledim. Birinci sezon nefes kesen bir tempo ile bitti.
İkinci sezonda Scofield ve takım arkadaşlarının artık dışarıda kaçacağı ipuçlarını aldım. “Acaba?” dedim kendi kendime… Birinci sezon kadar güzel olacak mı? Ne mutlu ki şüphelerim boşa çıkmıştı. İkinci sezonda da nefes kesen bir kovalamaca silsilesini izledik.
Ne var ki Hollywood’daki senaristlerin grevi ve oyunculardan bazılarının diziden ayrılması sebebiyle ortalama (hatta ortalamanında altında) bir üçüncü sezon izliyoruz. Sona hapisanesi, mekan ve atmosfer olarak harikulade ve abartılı tasarlanmış. Ancak tüm bu abartıya karşılık birinci ve ikinci sezonun temposu yakalanamıyor.
Sanırım Prison Break’de seyirci için asıl ilgi çeken nokta, Scofield’ın zekice planlanmış bir planının olmasıydı. İzleyiciye böyle bir planın varlığı sürekli hissettirilerek heyecan düzeyi dorukta tutuluyordu. Üçüncü sezonda ise Scofield’ın bir planı yok, olaylar rastgelelik içinde devam ediyor. Bu da seyircinin adrenalin dozunu düşürüyor.
En kısa zamanda senarist ağabey ve ablalarımızın grevlerini sonlandırmasını ve yeniden güzel Prison Break’ler seyredebilmeyi diliyorum.



Tanshaydar
18.08.2008
1 yorum yapılmış:
centauri | 4 Subat 2008 | Cevapla
bu diziyi hiç sevemedim gitti